|
Manhattan Projesi'nden Yıldız Savaşları Projesi'ne, zavallı insanlık... "Dehşet Dengesi"nin kör şafağı Atom
bombası projesinin başında bulunan R. J. Oppenheimer, Hiroşima'ya atılan bombanın yaptığı tahribatın resimlerini görünce, dehşetle irkilip; "Allahım biz ne
yaptık" diye haykırmıştı... Baki GünayLevent Elpen Lansing Lamont, "Day of
Trinity"adlı kitabında, dünyayı ebediyyen değiştirecek patlamayı şöyle anlatır. "Alev alev yanan bir jetin içinde yukarı doğru fırlayan iğne başı büyüklüğündeki parlak ışık karanlığı deldi, ardından korkunç bir beyazlık
çölü parlattı. Saatler 05:29:45'i gösteriyordu. O çan biçimli alevin bir saniyeden daha az bir süre boyunca verdiği ışığın şiddeti, yeryüzünde o ana
kadar elde edilmiş herhangi bir ışığın şiddetinden daha büyüktü. Başka gezegenlerden de görülmüş olabilirdi. Merkezindeki sıcaklık güneşin çevresindeki sıcaklığın dört katı, yüzeyindeki sıcaklığın ise yaklaşık on
katından fazlaydı. Altındaki toprağı çökerten basınç 100 milyon atmosferin üzerindeydi. Yaydığı radyasyon dünyadaki bütün radyumun verdiği radyasyonun bir milyon katına eşitti. Bu azgın fırının içinde kalan bütün
canlılar öldü. Taban kısmında yassılaşan, kaynayıp dört bir yönde kabaran ve erimiş kara tozdan bir etek halini alan ateş topu bir milisaniye içinde yere çarptı. Yirmi beş milisaniyede yerden Washington Anıtı'nı örtecek
bir yüksekliğe çıktı. Topun kıpkızıl kubbesi saniyenin onda sekizi süresinde Empire State binasını geçebilirdi. Şok dalgası son hızla çölü aştı. İnsanlar sonra, yaklaşık 0,8 kilometrelik bir genişliğe ulaşan ateş topuna
bakmak için döndüler. Genişlemesinin durup durmayacağının merakı içindeydiler. Birçoğu, heyecanlanıp kara gözlüklerini attı ama hemen yıllardır görmek için bekledikleri şeyi gözden kaybettiler. Ana üste sessiz bir
tokalaşma ve heyecanlı mırıltılar vardı. Az sonra heyecan dolu sesler sağır edici bir gürültüye dönüştü. Havayı yırtan bir sevinç çığlığını, gözlemcilerden birine, tarih öncesi vahşilerin dini törenleriymiş izlenimi
veren çılgın bir hoplama zıplama izledi. Ana üs ile diğer siperlerdeki bilim adamları, göğü kutlama çığlıklarıyla doldururken telefonlar çalışmaya başladı. Kimileri yılandansına koyuldu ve mutluluk hattı kıvrıla kıvrıla
kontrol odasını dolandı. Bir gece önceki bira partisinden döndükten sonra boş bir barakada uyuya kalan bir askerin ise, patlama onu kendine getirene dek hiç bir şeyden haberi olmadı. Enrico Fermi, şok dalgasının çölü bir gök gürlemesi gibi dolduran azametinin farkına varamadı. Bütün dikkatini, kağıt kırıntılarının cebinden akıp gidişine vermişti.Onların
yavaş yavaş düşüşlerini, sonra şok dalgaları onlara çarptığında da birden ortadan yok oluşlarını seyretti. Bir kaç saniye içinde, uçup giden
kırıntıların uzaklığını hesaplayıp patlamanın gücünün 20.000 ton TNT'ye eşit olduğunu buldu. Şok dalgası bulunduğu sipere ulaştığında projenin askeri sorumlusu General Leslie Groves'un ilk tepkisi şunu söylemek
olacaktı: 'Bütün bunları örtbas etmeliyiz.'... Yardımcısı Binbaşı Stephens ise buna, 'Sanırım gürültü beş eyalette de duyuldu efendim' diye karşılık verecekti." 16 Temmuz 1945'de, ABD'nin New Mexico Eyaleti'ndeki Los Alamos'da, "Trinity" adı verilen, dünyanın gördüğü ama o zaman için gizli tutulan bu ilk nükleer patlamanın hikâyesi,
İkinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarına kadar uzanıyordu.
Adolf Hitler, Alman emparyalizmini gerçekleştirmek için Avrupa'da ardı ardına atılımlar yaparken, Almanya'dan kaçmış bulunan Yahudi asıllı bilim adamı Albert Einstein, savaşı
bitirebilecek bir atom bombasının yapılabileceğini ve bunu mutlaka ABD'nin yapması gerektiğini Başkan Roosevelt'e anlatmaya çalışıyordu. E=MC2
Çok az buluşun insanlık üzerindeki etkisi, Einstein'ın izafiyet teorisi kadar büyük olmuştur. Bu teoriyle, barışçı nükleer enerjinin kapıları açıldığı gibi, atom ve hidrojen bombalarına
giden yol da açılmış oldu. Teorinin bir çok yönü vardır, fakat bizi burada ilgilendiren, maddenin; güneşin çekirdeğinde bulunabilecek
kadar yüksek ısılarda, ısı enerjisine dönüşebileceğini gösteren ünlü E = MC2 denklemidir. Bu denklemde geçen C, saniyede
300.000 km. gibi inanılmaz bir hıza sahip olan ışık hızını göstermektedir. Dolayısıyla, çok küçük miktarda bir madde dev ölçülerde bir enerji açığa çıkarabilmektedir. Aslında, yüzlerce yıl Osmanlı medreselerinde de okutulan ve İslâmî ilimler tasnifinde ağırlıklı bir yere sahip "Mantık" ilmine dair yazılmış bulunan "Mantık-ı İsâgoci" adlı
kitapta, atomun tarifi enteresan bir benzetmeyle şöyle ifade edilmektedir: "Fî küllizerrâtin mine'z zerr'ati eşşumûsu ve'l akmâr" (Zerrelerin zerresidir ki, bu kadar küçük zerre içinde
bir çok güneşler ve aylar gizlidir)... Buradaki "aylar" ve "güneşler" ifadesi mecazi bir anlatımla büyük enerjilere işaret etmektedir. 1905'te Einstein böyle bir işi gerçekleştirebileceğine hiç inanmıyordu. Ancak atomdan,
dizgin altına alamayacağı bir güç üretebileceği konusundaki kuşkuları uzun sürmedi. 1920'ler ile 1930'larda atomla ilgili buluşlarda muazzam bir gelişme oldu. Maddenin içine
hapsolmuş enerjinin açığa çıkarılması için çok büyük sıcaklıklara gerek olmadığı keşfedildi. Bu iş atomları başka atomlarla bombardıman ederek de yapılabilirdi. Lord Rutherford,
atomların merkezindeki aşırı nüvenin yani çekirdeğin, etrafını kuşatan elektronlardan
oluşan gevşek bir yapısının olduğunu ortaya koyarak, atom kuramlarının temellerini atmıştı ve 1919'da hidrojen atomunu ayırmayı başarıp insan ürünü ilk nükleer tepkimeyi
elde eden kişi oldu. 1932'de Sir James Chadwick atomları nötron parçacıklarıyla bombardıman ederek bu gelişmeyi daha da ileri götürdü. 1938'e gelene dek Otto Hahn ile
Lise Meitner nükleer parçalanmanın bütün ilkelerini bulmuşlardı. Fakat ilk sürekli parçalanma tepkimesini, 1942'de, Chicago'da, İtalyan bilim adami Enrico Fermi gerçekleştirdi. Atomla ilgili araştırmalar, yüzyılın başından bu yana Röntgen, Becquerel ve Curie'nin
çalışmaları ve bilhassa Einstein'ın "izafiyet nazariyesi"ni ortaya atmasıyla iyiden iyiye gelişmişti. Yarış, İkinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle daha da kızıştı. 1938'de,
Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü, ilk defa olarak, uranyum atomunun çekirdeğini parçalamayı başardı. Aynı yıl İngilizler "Uranyum-35"i "Uranyum-238"den ayırdılar ve daha sonra Amerikalılar, İngilizler'in işbirliğiyle
atom bombasını gerçekleştirmeyi başardılar. Roosevelt'i Einstein ikna etti
Atom bombası yapmanın mümkün olduğunu bilen (birçoğu Nazi Almanyası'ndan kaçmış
Yahudi) atom fiziği uzmanları, Almanlar'ın bu bombayı herkesten önce yapıp kullanmalarından korkmaya başladılar. Savaş başladığı sırada, artık bir Amerikan yurttaşı olan Einstein, gazetecilerden kaçmak
için Dr. Moore takma adıyla yarı-emeklilik günlerini sürdürmekteydi. Meslektaşları, "özgür milletlerin Almanlar'dan önce bombayı yapması gerektiğini ve Amerikan
yönetimini bu konuda ikna edebilecek tek kişinin Einstein olduğunu" düşünüyorlardı. İşe, önce Einstein'ın kendisini ikna etmekle başlanacaktı. Bu işi, mülteci iki Macar Yahudisi
fizikçi Eugene Wigner ile Leo Szilard üstlendi. Bu iki fizikçi, izini kaybettiren Einstein'ı, 1939'un bir Temmuz günü yani İkinci Dünya Savaşı'nın başlangıcından iki ay önce bulup
onu, Başkan Roosevelt'e; Naziler'in atom bombası yapma yolunda attıkları muhtemel adımları yakalamak için hemen harekete geçilmesi gerektiğine d
ikkat çeken bir mektup yazması konusunda ikna ettiler. Bu mektubun Roosevelt'e ulaşması "Manhattan Projesi" adı verilecek ve iki milyar dolara mâlolacak atom bombası yapma projesinin başlangıcı
oldu. Proje, 1943'te başlatıldı. Robert J. Oppenheimer'ın denetiminde çalışan düzinelerce atom fizikçisi, 16 Temmuz 1945'te Los Alamos'da, şafaktan hemen önce patlatılacak bombayı yapmak için çalışmaya başladı.
"Atom bombasının babası" Amerika'da
2 Aralık 1942, öğleden sonra saat dörtte Chicago Üniversitesi Fizik bölümü Başkanı Arthur H. Compton, Harvard Üniversitesi Başkanı James B. Conant'a telefonla, şifreli bir mesaj
ulaştırdı: "The Italian Navigator has landed in the New World" (İtalyan Gemicisi, Yeni Dünya'da karaya çıktı). Bu mesaj, atom bombasının doğuşuyla
başlayan yeni bir çağın habercisiydi. "Atom bombasının babası" olarak adlandırılan Enrico Fermi 1901 yılında İtalya'da doğdu. 1938 yılında uranyumdan ayrılan maddeler üzerinde yaptığı
çalışmasıyla Nobel Fizik Ödülü'nü kazandı. Ödülünü almak üzere ailesiyle birlikte İsveç'e gitti. Tören sırasında faşist üniforması giymediği ve faşist selamı vermediği için o
zamanki faşist İtalyan hükümeti ve başkanı tarafından kınandı. Bu yüzden Fermi ve ailesi bir daha İtalya'ya dönemedi. Önce İngiltere'ye ve daha sonra Amerika'ya giderek
buraya yerleşen Fermi, New York'daki Columbia Üniversitesi'nde, fizik profesörü olarak çalışmaya başladı. "Nazi bombası" hezeyanıBu sırada (1938 yılında), Otto Hahn ve Fritz Strassman adlı iki Alman bilim adamı,
Berlin'deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü'nde atom bombası üzerine çalışıyordu.Onların "baryum" adlı maddeyi buluşları, Alman bilim dergisi "Journal Die
Naturwissenchaften"da yayımlanmadan önce, iki bilimadamı bu buluşlarını Lise Meitner adlı bir Alman bilimkadınına
anlattılar. Lise Meitner konuyla çok yakından ilgilendi. Ve buluşun matematiksel analizinin yapılmasını istedi. Bir başka bilgin olan Danimarkalı Niels
Bohr, bu teoriyi konuşmak ve görüşlerini almak üzere ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde bulunan Albert Einstein ile görüşmek için Amerika'ya geldi. Onun gelişi ile birlikte ağızdan
ağıza "Almanlar atom bombası yapacaklar" diye birtakım haberler yayılmaya başladı. Bunu duyanlar arasında, ABD'nin Columbia Üniversitesi'nde bulunan fizikçi Enrico Fermi
de vardı.Fermi ve arkadaşları, nükleer enerji konusunda süratle çalışmaya başladılar. Bir süre sonra Fermi, çalışmasını tamamlamadan Columbia Üniversitesi'nden ayrıldı ve
Washington D.C.'ye gelerek konferanslar vermeye başladı. Bu arada Niels Bohr ile bu proje konusunda bilgi alışverişinde bulunuyordu. 27 Şubat 1939'da, Columbia
Üniversitesi'nde çalışan Kanada doğumlu fizikçi Walter H. Zinn ile Macaristan doğumlu Leo Szilard da nükleer enerji konusunda kendi çalışmalarına başladılar. Daha sonra bu
bilimadamları topluca Princeton Üniversitesi'nde bulunan Albert Einstein'a giderek, Almanlar'ın çalışmalarından bahsettiler. Bilimadamları, Naziler'in sahip olacağı bir atom
bombasının dünyaya felaket getireceğini söyleyerek, bu konudaki korkularını dile getirdiler ve Einstein'dan, o zamanki ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'e bir mektup
yazıp olayın ciddiyetini anlatmasını istediler. Einstein da bilimadamlarının bu isteği üzerine bir mektupla durumu Başkan Roosevelt'e bildirdi. Buradaki orijinal fikir, Einstein'ın
mektuptabelirttiği gibi "yeni bir silah" yapımıydı. Roosevelt, 1942 yılının parasıyla, bu projeye başlaması için ona 2 milyar dolarlık bir bütçe ayırmayı başardı. O güne kadar
ayrı gruplar halinde "nükleer" çalışmalar yürüten Columbia ve Princeton üniversitelerindeki bilimadamlarının bir çatı altında toplanmasına karar verildi. Bu iş için,
Chicago Üniversitesi seçildi. Projenin başına da Chicago Üniversitesi Fizik Bölümü Başkanı Arthur Holly Compton getirildi. Compton da araştırmanın başkanı olarak fizikçi Enrico Fermi'yi seçti. Gizli ve "genç" bir proje
Chicago Üniversitesi'nde "Metallurgical Laboratory" (Metalürji Laboratuarı) adı altında kurulan laboratuarda, aslında başka bir çalışma yapılıyordu. Manhattan Projesi'ne, biri bayan olmak üzere ABD'nin çesitli ye
rlerinden seçilen, çoğunun yaşları 21-23 arası olan 43 bilim adamı katıldı. Chicago Üniversitesi'nin "Stagg
Field" adlı binasındaki bu laboratuar, çok sıkı bir koruma ve denetim altındaydı. Ayrıca bilimadamlarının yalnızca kendi aralarında sohbet etmelerine izin vardı. Chicago
Üniversitesi'nin diğer bölümlerinde çalışan öteki bilim adamlarıyla arkadaşlık kurmaları bile yasaktı. Daha sonraki yıllarda bu projeye katılan bilimadamlarının bazılarının
söylediklerine göre, projede çalışan 43 kişiden 4-5 kişi hariç hiç kimse ne için çalıştıklarının, neyi bulmaya uğraştıklarının farkında bile değiller. Aylar süren çalışmanın
sonunda 2 Aralık 1942 tarihine gelindi. Yapılan birkaç denemenin ardından, Fermi ekibine şöyle seslendi: "Tamam buraya kadar, başardık."
Manhattan Projesi'nin tek belgesi şarap şişesi
Bu komutun bitiminde, bilim adamlarından Eugene Wigner bir süreden beri sakladığı şişeyi çıkararak Enrico Fermi'ye uzattı. Bu "Chianti" marka kırmızı bir şaraptı. Şaraptan
birer yudum alarak, başarılarını kutladılar. Daha sonra, projeye katılan herkes, boş şarap şişesinin üzerindeki etiketi imzaladı, bu boş şişeyi de bilim adamlarindan Albert
Wattenberg aldı. Tarihe "Manhattan Projesi" olarak geçen çalışmanın tek yazılı belgesi, bu şişedir.Parlayan 10.000 ölüm güneşi
16 Temmuz 1945'te 425 bilim adamı ve teknisyen, Yeni Meksika Çölü'nde, proje için inşa
edilen Los Alamos Laboratuarları'nın barakalarında bir araya geldiler. Vazifeleri ilk atom bombası denemesinde hazır bulunmaktı. Denemenin yapılacağı yere "Jornado del
muerto" (Ölüm bahçesi) adı verilmişti. Sabaha karşı 02.00'de yapılması gereken deneme teknik bir arıza sebebiyle tehir edildi. Arıza, bombanın içindeki plutonyumun
genişlemesinden ileri geliyordu. Çok özel bir madde olan plutonyum, 25-30 derecenin
üzerinde genişliyor ve bombayı harekete geçirecek mekanizmayı sıkıştırarak patlamayı engelliyordu. Saat 05.25'e kadar beklemek gerekti. Bu süre içinde çölde ısının düşmesiyle
plutonyum yeniden daraldı ve mekanizmayı serbest bıraktı. İzleyiciler, patlama noktasından 30 kilometre uzaktaki barınaklara çekilmişlerdi. Herkes suratını ve ellerini
güneş yağını andıran bir karışımla yıkamıştı. Saat 05.25'te, hazır bulunanlar, ayakları bombaya dönük olarak, yüzü koyun yere yatırıldılar. 05.29'da son kontroller yapıldı ve
geriye sayım başladı. Artık patlamaya 45 saniye kalmıştı. Oppenheimer, yardımcılarıyla birlikte beton bir binadaydı. Gözetleme istasyonundaki dört hoparlörden bir ses yankılandı:
"Son on saniye" ve gökyüzünü şimdiye kadar hiç kimsenin görmediği muazzam bir kızıllık kapladı. Ardından koskocaman bir mantarı andıran büyük bir duman kütlesi ve alev dalgası... Bir aydınlatma fişeği havaya fırlatıldı. Etrafı garip bir yeşil ışık aydınlattı. Saat 05.29:40'ta
ikinci bir fişek daha karanlığı yırttı. Ancak 3 saniye sonra çöl, gecenin sessizliğine gömüldü. 05.29.44, 05.29.45¥tahlil edemediler bile. Aslında hiç bir insan gözü, saniyenin milyonda biri kadar kısa
sürede olan böyle bir olayı gözleyemezdi; hattâ insan beyni bu kadar kısa zaman süresini
kavrayamazdı. Şu halde denilebilir ki birinci nükleer denemeyi hiç kimse göremedi. Görünen, patlamanın çevredeki tepelerde yankılanan gözleri kör edici yansımasından
başka bir şey değildi. "New York Times" muhabiri olayı şöyle anlatıyordu: "Başka dünyadan gelen bir ışık, dünyanın şimdiye kadar görmediği bir güneşin doğuşu... Şimdiye
kadar görülmemiş bu güneş, saniyenin bir kaçta biri kadar zamanda 2.500 metreye yükseldi. Göğü ve yeri gözleri kör eden bir ışıkla tutuşturdu. 2 kilometre çapındaki ateş
topu neredeyse bizi yutacak diye korkup yere daha sağlam yapıştık."Truman "Küçük Çocuk"u çocuklar üzerinde denedi
"Sayın başkan, size çok acele bir projeden bahsetmek lüzumunu duyuyorum. Bu çok önemli bir proje, yani Manhattan Projesi. Halen gerçekleşme safhasındadır. Bunun esası,
şimdiye kadar görülmemiş derecede güçlü bir patlayıcı maddedir." Bu sözler 12 Nisan 1945'te başkanlık görevine başlayalı henüz bir kaç dakika olmuş ABD
Başkanı Harry Truman'a söylenmekteydi. Önceki başkan Franklin Roosevelt saat 16 sıralarında beyin kanaması geçirerek ölmüştü. Truman'ı "Manhattan Projesi"nden
haberdar eden kişi ise Roosevelt'in savaş bakanı Henry Stimson'du. Başkanı ile sadece iki defa görüşme imkanı bulan başkan yardımcı
sı Truman projeyi ancak Roosevelt öldüğü zaman öğrenebildi. Harry Truman'ın laboratuarlarından üç atom bombası çıktı. Bunlardan ilki tecrübe
gayesiyle Los Alamos'daki deneme alanında patlatıldı. İkincisi Hiroşima'ya, üçüncüsü ise Nagasaki'ye atıldı. Nagasaki'ye atılan ile Los Alamos'da denenen bombalar, birbirlerinin
tıpatıp benzeriydi. Bunlara "Fat Man" (Şişman Adam) adı verilir. Hiroşima'ya atılan "Little Boy" (Küçük Çocuk) adı verilen bomba ise hiçbir yerde denenmemiş, daha
doğrusu ilk olarak Hiroşimalı çocuklar üzerinde denenmesi uygun görülmüştü."Manhattan Projesi"nde yalnızca amirlerinin dediğini yapan ve niçin çalıştıklarını
bilmeyen bir çok genç bilim adamı, Los Alamos'da, 16 Temmuz 1945'deki ilk denemeden sonra böyle bir silahın neler yapabileceğini anlamışlardı. Kendi aralarında imzaladıkları
bildiriyle "Yapmış oldukları bu bombanın insanlığa karşı kullanılmamasını" istediler. Ancak projenin patronu olan ABD Başkanı Harry Truman, bildiriyi önemsemedi bile. Bunun sebeplerinden biri olarak, Japonl ar'ın 7 Aralık 1941'de Amerika'ya ait Hawaii adasındaki Pearl Harbour'a saldırısını, ABD'nin hiç bir zaman unutamamış olduğu,
dolayısıyla da atom bombasının bu olayın bir intikamı olarak değerlendirilmiş bulunduğu söylenebilir. Pişman bilimadamlarıBombaların patlamasının ardından projede çalışan bir çok bilim adamı, psikolojik
bunalıma düştüler. Bazıları mesleklerini bırakarak fizik ilmiyle hiç alakası olmayan işlere atıldılar. Manhattan Projesi'ne katılan bilim adamlarından biri de Çekoslovak asıllı fizikçi
Dr.Herbert E.Kubitschek idi. Kubitschek, o günleri şöyle anlatıyor. "Manhattan Projesi'ne başladığımızda ben üniversiteyi yeni bitirmiş, 22 yaşında genç bir fizikçiydim. Benim bu
projedeki görevim 100 galonluk bir su tankının içinde, hidrojenin çapraz bölümlerinin
analizini yapmak ve hidrojendeki yavaş hareket eden nötronları ayırmaktı. Ben nasıl bir proje üzerine çalıştığımızı bilmiyordum. Sonradan öğrendiğim kadarıyla, bu projeye
katılan 43 bilimadamından yalnizca 5-6 tanesi asıl amacı biliyorlarmış. Daha sonra ne yaptığımızı ve bunun nelere mal olduğunu, Hiroşima ve Nagasaki'den sonra anladık. Bu
projeye katılan birçok bilim adamı gibi ben de o zamana kadar çalıştığım fizik dalını bırakarak biyolojiye geçtim." Dr. Kubitschek, buldukları nükleer enerjinin yalnızca
insanları yok etmeye yaramadığını, onları iyileştirdiğini de söylüyor ve "Nükleer enerji, bugün insanlığın hizmetinde de kullanılıyor. Örneğin, kansere çare olarak nükleer
enerjiden faydalanılıyor. Başka gezegenlere gitmek ve ısı enerjisi üretmek için de yine nükleer enerji kullanılıyor" diyor. Stalin'i korkutmak için
Hiroşima'ya atılan ve ilk anda 70 bin, 5 yıl içinde de 200 bin kişinin ölmesine sebep olan
bombanın bir amacı da, bazı senaryolara göre Sovyetler (dokuz gün sonra) savaşa girmeden Japonya'nın teslim bayrağını çekmesi ve dolayısıyla Stalin rejimine gözdağı
vermekti. Japonlar'ın kısa bir süre içinde teslim olacakları, zaten istihbahrat raporlarından biliniyordu. Bilimadamları ise geliştirdikleri bombanın etkisini tahmin ett ikleri için, kullanılmaması konusunda ilgilileri uyarmışlardı. Einstein'ın da aralarında bulunduğu bir
grup bilimadamı, yetkilileri caydırmak için, bombanın insanların bulunmadığı bir bölgede, bütün gözlemciler önünde patlatılmasının yeterli olacağını Truman'a bildirmişlerdi. 16 Haziran 1945 (Los Alamos'daki ilk denemeden tam bir ay önce) tarihli, ve "Nükleer Silahların Acil Kullanımı Üzerine Öneriler" başlığı altında, "Çok Gizli" damgası ve kendi
imzaları ile bir rapor (U.S. National Archives, Record Group 77, Nr. 720564) hazırlayan Manhattan Projesi'nden birinci derecede sorumlu bilimadamları J. R. Oppenheimer, E.
Fermi, A. H. Compton ve E. O. Lawrence, "(nükleer silahın) Doğrudan askeri amaçla kullanımını kabul edilebilir bir alternatif olarak görmüyoruz
" diyorlardı. Manhattan Projesi'nde çalışan ve sıkı bir "anti-komünist" olarak tanınan fizikçi Edward
Teller'e göre ise "atom bombasının kullanılması zorunlu idi." Ancak Teller, bu bombanın illa da Hiroşima ve Nagasaki'ye atılması gerekmediğini düşünüyordu. Teller, 1995'te, ilk
atom bombası denemesinin ellinci yılı dolayısıyla The Seattle Times Gazetesi'nin hazırladığı özel bir dosyada görüşlerini açıklarken, "Bombanın nasıl kullanılacağına
bilimadamlarının karar vermediğini" belirtiyordu. Teller, yine de bombanın yapımında
görev almasından dolayı büyük pişmanlık duyuyordu. Teller şimdi, bombanın, açık bir havada, akşam 8 sularında, Tokyo Körfezi üzerinde patlatılabileceğini ve patlamanın
parlaklığını, Japon İmparatoru da dahil 10 milyon kişinin görebileceğini ifade ederek, bunların daha önce işitmedikleri böyle bir sesi duyduktan sonra onlara "Savaştan
vazgeçin, yoksa bunu sizin şehirlerinize de atarız" mesajı verilebileceğini düşünüyor.
Ancak Truman, ne pahasına olursa olsun bombayı kullanmak istiyordu. Elindeki "mahvedici" güç ile gövde gösterisi yapmak, yarışta öne geçmek, hoş bir şey olmalıydı.
Truman'ın gösteriş merakı, Potsdam Konferansı sırasında bu "çok gizli" sırrı, en tehlikeli rakibi Sovyet diktatörü Stalin'e bile çıtlatmaktan çekinmemesinden belli oluyordu. Aslında nükleer bombanın doğuşu ve İkinci Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkışı bir
yanılgının ürünü olarak da değerlendirilebilir. Einstein, Fermi, Szilard ve Teller, Nazi Almanyası'nın atom bombasını hazırlamak üzere çalıştığına içtenlikle inanmışlardı.
Einstein, bombanın kullanılabilir hale gelmesinin Truman dönemine rastlamasından çok rahatsız olmuş ve, "Eğer Truman'ın yerinde Roosevelt bulunsaydı, Hiroşima ve Nagasaki
olmazdı" demiştir. Fakat yıllar sonra ortaya çıkan bazı gerçeklerden anlaşıldığına göre Nazi Almanyası, daha Einstein ve diğer bilim adamlarının ABD'deki ilk nükleer
faaliyetlerinin nihayete yaklaşmasından çok önce böyle bir projeyi çok pahalı ve gereksiz bulmuş ve hiç bir zaman ciddi olarak düşünmemişti. "Solcu" bilim adamlarının, dehşet dengesi
Amerikan atom kurmaylarının hemen hepsi kararlı birer anti-faşistti. Komünizme ve Soyvetler Birliği'ne sempati besliyorlardı ya da sol eğilimliydiler. Şiddete karşıydılar ama
en çok istedikleri şey Almanlar'a karşı ve Almanlar'dan önce bir başka gücün atom bombasına sahip olmasıydı. Fakat bundan sonra, dünyayı yıkıma götürecek bir nükleer
savaşın önlenebilmesi, ancak Sovyetler Birliği'nin de atom silahına sahip olmasıyla mümkündü. Bazı senaryolara göre, ilk adımları atmaya başladıklarında Moskova'nın hiç bir şeyden
haberi yoktu. Amerikan bilimadamları atom sırlarını Sovyetler Birliği'yle paylaşmaya hevesliydiler. Bunu ihanet olarak değil, bilimsel ahlakın gereği ve insanlığa karşı
sorumluluk olarak görüyorlardı. Ama ortada sırları payl aşmaya çabalayan bir ülke yoktu.
İş başa düştü. Senaryolara göre, bilimadamlarından birisi ilk fırsatta Ruslar'a açıldı. Bu, Sovyet kurmaylarının beklediği bir şey değildi. O güne dek atom bombası ile ilgili çok şey
duymalarına rağmen, bunlara inanmamışlardı. Şimdi ise Amerikan atom uzmanları ayaklarına gelmiş, "Biz bomba yapıyoruz siz de buyrun" diyorlardı. Hiç ummadıkları bir
anda, dünyanın en gizli ve en değerli sırrı avuçlarına konmuştu. Bu bilimadamlarını casus olarak KGB'nin kadrosuna alamazlardı. Ama onların sayesinde projenin her birimine kadrolarındaki en iyi casusları yerleştirdiler.
Bu casuslardan biri, Manhattan Projesi'ne İngilizler tarafından gönderilen Alman asıllı
fizikçi Klaus Fuchs idi. Fuchs'un yazdığı Manhattan Projesi'nin gelişimine ilişkin bir rapor, şifrelenmiş halde Sovyet Gizli Servisi NKVD'nin (KGB'nin o zamanki adı) eline geçmişti.
ABD'nin iç güvenliğinden sorumlu istihbarat teşkilatı FBI, uzun süre Fuchs'un yazmış olduğu bir raporun "tesadüfen" Sovyetler'in eline mi geçtiğini, yok
sa Fuchs'un bu raporu Sovyetler'e sızdırmak için mi yazdığını araştırdı. Şifreler, ancak 1949'da tamamen çözülebildi. Geçmişinde Alman Komünist Partisi üyeliği bulunan Fuchs, sonunda
Sovyetler'e casusluk yaptığını itiraf etti. Fuchs'a kuryelik yapan "Raymond" kod adlı Harry Gold, Sovyet tarafından Anatoli Yakovlev isimli bir casusla temas kurduğunu ve
belgeleri Los Alamos'da, Manhattan Projesi'nin geliştirildiği yerde görevli bir Amerikalı askerden aldığını itiraf etti. FBI, bu askerin David Greenglass olduğunu belirledi.
Greenglass, sorgusunda, hepsi de "sol eğilimli" ve muhtemelen komünist parti üyesi de olan başta karısı Ruth olmak üzere kayınbiraderi Julius Rosenberg ile kızkardeşi Ethel Rosenberg'in adını verdi. "Cadı avı" gerçek suçluları örttüRosen berg çifti, 1950'de tutuklandı. Birer ay arayla tutuklanan çiftin üzerlerinde 100'er bin dolarlık bonolar vardı. Rosenberg çifti, 1951'de, Senatör McCarthy'nin öncülüğündeki, faşizan kokular saçan sağcı ve anti-komünist "cadı avı"nın en hızlı zamanlarında, acilen "Sovyetler'e atom
sırlarını sızdırmaktan" suçlu bulunarak elektrikli sandalyede idam edildiler. Geride, iki yetim bırakarak...Suçunu çoktan itiraf etmiş bulunan Klaus Fuchs ise İngiliz istihbarat servisi MI5'de, uzun
yıllar Sovyet casuslarını yakalamak işiyle görevlendirildi. Rosenbergler'in tam olarak yeterli olmayan deliller gerekçe gösterilerek idam
edilmesiyle "atom sırları"nın komünistlere sızdırılması "oyunu" aslında çözülmesi zor bir bilmeceye dönüşmüştü. Belki de, başından beri bu işin içinde olan ünlü bilimadamları,
ABD'nin prestijine halel gelmesin diye ortaya çıkartılmamışlardı. Senaryolara göre, bizzat projenin en başındaki ünlü fizikçi Robert Julius Oppenheimer ile
sonraki yıllarda ona katılan Enrico Fermi ile Leo Szilard, 1945 yazında Los Alamos'taki ilk atom bombası denemesi tamamlandığında, bombaya ilişkin ilk tarifi çoktan Moskova'ya
ulaştırmışlardı. ABD aslında sadece kendi atom bombasını hazırlamakla kalmıyor, bir taraftan da Sovyetlerinkini üretiyordu. Böylece Los Alamos'taki
atom denemesine ilişkin ilk raporların iki saat içerisinde Moskova'nın eline ulaştığı öne sürülür. Senaryolara göre, bombanın tüm planlarının Moskova'ya ulaşması ise 1945'in Eylül'ünü bulmuştur.
Bombanın yapımının anlatıldığı "Smyth raporu" diye bilinen "askeri amaçlar için atom enerjisi" başlıklı raporun 32 sayfalık bölümü de nedense Kongre üyelerine verilmemişti.
Fakat yine senaryolara göre bu 32 sayfa ile birlikte atom bombasının üretildiği tesislerin fotoğrafları da en ince detaylar ile Moskova'ya ulaşmıştı. Böylece Sovyetler, kendi atom
bombasını yapmak için "Manhattan" benzeri "Vega Projesi"ne başlayabilmişti.
Esasen, gerek Leo Szilard ve 69 arkadaşının Truman'a verdiği 17 Temmuz 1945 tarihli dilekçede, gerekse daha üstü örtülü şekilde (Oppenheimer'ın da imzaladığı) 16 Haziran
1945 tarihli "Nükleer Silahların Acil Kullanımı Üzerine Öneriler" başlıklı raporda, sürekli savaştan sonra kurulacak nükleer silahların gölgesindeki iki kutuplu dünyaya atıfta
bulunulması ve bunun ABD için yeni tehditler oluşturabileceğinin öne sürülmesi,
bilimadamlarının, ellerindeki gücü iki tarafa da dengeli bir şekilde dağıtmak istediklerine dair bazı ipuçları veriyor.
1950'lerdeki McCarthy döneminden itibaren, Oppenheimer'ın, 1941'de San Francisco'daki Sovyet Konsolosu Peter İvanov ve Amerikan Komünist Partisi üyesi Steve
Nelson ile ilişkili olduğuna dair iddialar, hararetle öne sürüldü. Ayrıca, Einstein'ın 1940'larda Magareta Konenkova isimli bir kadın Sovyet ajanı ile ilişkisi bulunduğu da ortaya atıldı. 1995'te, ilk atom denemesinin ellinci yılında, Niels Bohr, E. Fermi, R. J. Oppenheimer ve L. Szilard'ın Sovyetler'e atom sırlarını verdiğine ilişkin iddialar, FBI
tarafından kesin şekilde yalanlandı. Zamanın FBI Başkanı Louis J. Freeh, eski Sovyet casusu Pavel Sudoplatov'un"Özel Görevler" isimli kitabında ortaya attığı iddialara karşı,
"Böyle bir bilgi aktarımı için hiç bir inandırıcı kanıt bulunamadığını, Sovyetler'e negatif edilmediğini ve konu ile ilgili var olan listede bu bilimadamlarının adının geçmediğini" açıkladı. Buna karşılık aynı yıl (1995) CIA, Rosenberg çiftinin KGB için çalıştıklarına dair
ellerindeki kripto mesajlarını basına açıklayarak, çiftin Sovyet casusluğunu tescillemeye çalışıyordu. Bombayı yapanlar R. J. Oppenheimer Robert Oppenheimer, ABD'ye göçmüş bir Yahudi ailenin oğlu olarak 1904'te New York'da dünyaya geldi. 1925'de Harvard Üniversitesi'nden mezun oldu ve İngiltere'ye gitti.
1926'da Almanya'daki Göttingen Üniversitesi'ne davet edildi. Doktorasını tamamlayıp ülkesine döndü ve California Üniversitesi ile California Teknoloji
Enstitüsü'nde ders vermeye başladı.Nazizme karşı çıkmasıyla tanındı. Amerikan komünistleriyle iyi ilişkiler kurdu. 1941'in sonunda Manhattan Projesi'nin başına getirildi. ABD, dünyanın ilk atom bombasını Hiroşima'ya
attıktan yaklaşık iki ay sonra projedeki görevinden ayrıldı. 21 Aralık 1953'te komünistlerle ilişki kurmakla suçlandı. Vatana ihanet suçundan aklandı ama Atom Enerjisi
Komisyonu'ndaki görevine son verildi.1963 yılında Atom Enerjisi Komisyonu'nun "Enrico Fermi Ödülü" kendisine verildiğinde itibarı da resmen iade edilmiş oldu.
Enrico Fermi 1901'de Roma'da doğan Enrico Fermi, orta halli bir İtalyan ailenin son çocuğuydu. Çalışkan ve üstün yetenekleriyle dikkat çeken "harika
çocuk" daha lise yıllarında fizikçi olmayı kafasına koymuştu. 17 yaşında girdiği Pizza Üniversitesi'nden 21 yaşında; X ışınları üzerine doktorasını tamamlayarak mezun oldu. 1938'in sonuna doğru,
"Nötron bombardımanı" yoluyla yeni radyoaktif elementler üzerine yaptığı çalışmalarla fizik ödülü kazandı. Mussolini
yönetimi, Fermi'nin Nobel ödülünü almak için İsveç'e gitmesine izin verdi. Mussolini yönetimine karşı olan Fermi geri dönmeyerek ABD'ye sığındı. Ünlü fizikçi Albert Einstein'ı ABD Başkanı Roosevelt'e mektup yazmaya
ikna eden de Fermi idi. Manhattan Projesi'ndeki en önemli görevlerden biri Fermi'ye verildi. Çalışmalarını Chicago Üniversitesi'nde sürdüren Fermi, "atom pili" adını verdiği
ve nükleer reaktörlerin öncüsü sayılan aygıtla 1942'nin sonunda ilk deneyini başarıyla gerçekleştirdi.
Manhattan Projesi'nde görev alan tüm bilimadamları bu çalışmaları, ABD hükümetinin isteğiyle en yakınlarından bile saklamışlardı. Enrico Fermi'nin eşi Laura Fermi o günleri şöyle aktarıyor:
"Tüm gizlilik, Chicago'ya taşındığımızda başlamıştı. Enrico her sabah işine gidiyordu. Ama nedense fizik binasına değil "Metallurgical Laboratory" (Metalürji Laboratuvarı)'na
gidiyordu. Bana hiçbir şey söylemiyordu. Tek bildiğim gizlilik, orada metalürji ile ilgili çalışmaların yapılmadığıydı. 1942 yılı Aralık ayının başında bizim evde bir parti verdim.
Enrico ile çalışanları ve eşlerini davet ettim. O gece bizim eve ilk gelen Walter Zinn ve eşi Jean idi. Kapıyı Enrico açtı. Ben birkaç adım gerideydim. Walter elini uzattı ve
Enrico'ya "Congratulations" (Kutlarım) dedi. B en "Ne oldu, niçin kutluyorsun? dedim.
Ama ne o ne de kocam bu soruma cevap vermedi. İlk gelen misafirleri salona davet ettik. Tam oturmuştuk ki kapının zili tekrar çaldı. Enrico tekrar kapıya gitti. Yeni gelen
misafirden de aynı kelimeyi duydum: "Kutlarım." Bu olay tüm misafirler gelinceye kadar sürdü. Herkes Enrico'yu kutluyordu. Ama neden?
Kime sorduysam, "Kocana sor. Özel bir şey değil. Eşiniz çok zeki bir insan onun için. Heyecanlanma, zamanı gelince ögrenirsin." diye geçiştirdiler. Aradan 2,5 yıl geçti.
ABD- Japonya savaşının sona ermesinden çok kısa bir süre sonra, bir akşam Enrico, eve balmumuna sarılmış birtakım kağıtlar getirdi ve bana o kutlamaların ne olduğunu, şimdiye dek neler yaptıklarını işte o zaman söyledi."
Leo Szilard Y ahudi asılı Macar bir ailenin oğlu olan Leo Szilard 1898'de Budapeşte'te doğdu. Eğitimini tamamlayıp Berlin Üniversitesi'nde çalışmaya başladığında
26 yaşındaydı. 1933'te Hitler iktidara gelince Almanya'dan kaçtı.1937'de ABD'ye gitti. Einstein'ı, Roosevelt'e ünlü mektubu yazmaya ikna
edenlerin arasında Szilard da vardı. 1942'ye dek Columbia Üniversitesi'ndeki nükleer çalışmaları yönetti. Hiroşima'dan sonra nükleer enerjinin yalnızca barısçı amaçlarla kullanılması ve nükleer silahların
denetlenmesi için açılan kampanyanın öncülerinden oldu. Hidrojen bombasının yapımına karşı çıktı. Szilard'dan Truman'a... Tehdit, savaştan sonra artar! 17 Temmuz 1945Amerika Birle
şik Devletleri Başkanı'na bir dilekçe
Birleşik Devletler halkının farkında olmadığı buluşlar, bu ulusun yakın gelecekteki refahına etki edebilir. Atom bombasının başarılmasıyla, ordunun elinde atom gücü serbest kalmıştır.
Japonya ile savaşta gelinen bu noktada, böyle bir bombanın kullanılıp kullanılmamasına dair hayati karar, Başkomutan olarak sizin ellerinizdedir.
Biz, aşağıda imzası bulunan bilimadamları, atom gücü sahasında çalışmaktayız. Son zamanlara kadar, ABD'nin bu savaş süresince atom bombası saldırısına maruz
kalmasından korktuk ki, bunun tek savunma yolu, aynı şekilde bir karşı saldırı demektir. Bugün, Almanya'nın yenilmesiyle, bu tehlike önlenmiştir ve kendimizi aşağıdakileri söylemek zorunda hissediyoruz:
Savaş, hızla ve başarılı bir şekilde sona erdirilmek zorundadır ve atom bombasıyla saldırmak, bunun en etkili yolu olabilir. Hissediyoruz ki, Japonya'ya bu tip saldırılar haklı
gösterilemez, en azından Japonya ile savaştan sonraki dönem hakkında kamuoyu bilgilendirilir ve Japonya'ya teslim olma fırsatı verilirdi.
Eğer böyle bir kamuoyu açıklaması ile Japonlar'a güvence verilirse, onlar da kendilerini vatanlarında barışçıl işlere adamanın yolunu ararlar ve eğer Japonya hâlâ teslim olmayı
reddederse, ulusumuz o zaman, atom bombasını kullanma yoluna gitmekten başka çare bulamaz. Böyle bir adım, ciddi ahlakî sorumluluklar di
kkate alınmadan atılmamalıdır. Atom gücünün gelişmesi, uluslara yıkım türlerini öğretecektir. Kontrolümüzdeki atom
bombaları, sadece bu yöndeki ilk adımı gösterir ve yakın gelecekteki gelişmelerle kullanılabilir hale gelecek olan mahvedici gücün sınırı neredeyse yoktur. Mahvedici
amaçlar için doğal olarak serbest kalmış bu yeni gücü kullanmaya teamül gösteren böyle bir ulus, hayal edilemez ölçüdeki yıkım dönemine kapıları açmanın sorumluluğunu da taşımalıdır.
Savaştan sonra ellerinde mahvedici silahlar bulunan kontrol edilemez rakip güçlerin gelişmesine izin verilirse, diğer ulusların olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri'nin
şehirleri de ânî yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. ABD'nin bütün kaynakları, ahlâkî ve maddî, böyle bir duruma varm
ayı önlemek için harekete geçirilebilir. Şu an bunun önlenmesi, ABD'nin ağırbaşlı sorumluluğudur ¥öncülüğünün faziletli bir davranışı olarak örnek gösterilir. ABD'ne bu öncülüğü veren ek maddî güç, kendini sınırlama yükümlülüğü getirir ve eğer biz bu yükümlülüğü çiğnersek, dünyanın gözünde ve kendi gözümüzde ahlâkî durumumuz
zayıflar. O zaman, kontrol altındaki mahvedici güçleri gevşetmek gerektiğinde, sorumluluklarımızdan kurtulmak daha zor olur.
Biz, yukarıdaki görüşlerin altına attığımız imzaları, saygılarımızla size sunuyoruz: Birincisi, ABD'nin başındaki Başkomutan olarak, Japonya'nın teslim olma şartları kamuoyuna
detaylı bir şekilde açıklanmadıkça ve Japonlar bu şartları kabul veya reddetmedikçe, atom bombasına başvurma
yacağınıza dair gücünüzü kullanın; ikincisi, atom bombasının kullanılıp kullanılmamasına dair kararı verirken, bu dilekçede size sunulan düşünceleri ve
karşı karşıya olduğumuz diğer ahlâkî sorumlulukları göz önünde bulundurun. Leo Szilard ve 69 arkadaşı
Truman, Stalin'e patlıyor: "Bizde atom bombası var"
Çoğu Manhattan Projesi'nde görev almış bilimadamları, 11 Haziran 1945 tarihli, "Franck Raporu" diye adlandırılan toplu bildirilerinde, yakında muhtemelen benzer bir proje
üretecek olan Sovyetler Birliği'nin "yeni atom silahı" hakkında bilgilendirilmesinden yana olduklarını açıkça ortaya koydular. Ancak bu, yönetim kademesinden ilgi görmedi.
Bilimadamları bu girişimlerinin başarısızlığa uğramasıyla, savaş sonrası şüphe ve düşmanlık atmosferinin garanti altına alındığını düşündüler.
Oysa, belki de bu görüşleri göz önüne alarak, ABD Başkanı Harry Truman, 24 Temmuz 1945'de, Almanya'da Müttefikler'i bir araya getiren Potsdam Konferansı sırasında
Sovyet diktatörü Stalin'e, "olağandışı mahvedici bir güç olan yeni bir silaha sahip olduklarını" söyleyivermişti. Truman, bunu aktarırken Los Alamos'da ilk nükleer deneme
gerçekleştirilmiş ve Hiroşima'ya ilk atom bombası atılma hazırlıklarına başlanmıştı. Harry Truman'ın hatıralarında, konu ile ilgili şu paragraf vardır
: "24 Temmuz'da olağandışı mahvedici bir güç olan yeni bir silaha sahip olduğumuzu
tesadüfen ima ettim. Rus lideri, hiçbir özel ilgi göstermedi. Bütün söylediği, bunu duymaktan memnun olduğu ve bunu Japonlar'a karşı kullanmamızın iyi olacağı idi." (Harry S. Truman, Year of Decision ¥Sovyet generali Mareşal Jukov, karargaha döndükten sonra, kendisinin de hazır bulunduğu
bir toplantıda Molotov'a, "Yapsınlar, bu konu hakkında Kurçatov ile konuşmak ve ellerini çabuk tutmalarını istemek zorunda kalacağız" dediğini aktarıyor.
Stalin, Kurçatov ile 1943'den beri Sovyetler Birliği'nde atom enerjisi hakkında araştırmalar yapan Kurçatov Enstitüsü'nü kasdetmişti.
Enola Gay'in albümünden...
Bir annenin adıyla anılan "felâket" Albay Paul Tib
bets, annesine olan sevgisini garip bir şekilde dile getirerek, annesinin adını, komuta ettiği B-29 tipi bombardıman uçağına isim olarak vermişti. "Enola Gay" adı
verilen bu bombardıman uçağı aldığı özel görevle öteki bombardıman uçaklarından ayrılıyordu.Bu görev, bütün hava savaşları tarihindekinden çok farklı bir görevdi. Albay
Tibbets, annesinin adını, 5 Ağustos 1945'teki dini merasimden sonra uçağının gövdesine yazarken acaba harekâtın sonuçlarını düşünmüş müydü? Ne yazık ki bu annenin adı, hem
de kendi oğlu tarafından, insanlık tarihinin en utanç verici hadiselerinden biri ile anılmaya başlanacaktı.
509. paraşüt birliği, 1945'in yazında, her biri tek bir atom bombasını taşıyacak şekilde dizayn edilmiş 15 tane özel bombardıman ucağıyla, Japonya'ya oldukça yakın sayılabilen
Tinian adlı küçük ve düz bir Pasifik adasına vardı. ABD tarafından, Japonya'ya hava saldırıları için kullanılan bu küçük ada atom bombasının ilk ve son misafirhanesi idi.
Uçaklarla birlikte Los Alamos'tan küçük bir grup bilim adamı daburaya gelmişti. ABD
uçakları, Japon kentlerine 300 binden fazla bomba bırakarak buraları adeta yok etmişti. Bu dönemde, binlerce bomba ile 100 bine yakın insan ölmüştü. Japonya'nın neredeyse
bombalanmamış birkaç şehri kalmıştı: Kukura, Niigata, Hiroşima ve Nagasaki. Manhattan Projesi'ni yöneten General Groves, yaptıkları bu bombanın gerçek gücünü ölçmek için
şimdiye kadar bombalanmamış "bâkir" hedefler istiyordu¥ Ne haliniz varsa...
Japonya, Nagasaki'ye atılan atom bombasından
sonra ölümden kurtulan ancak radyasyon yüzünden hasta ve sakat kalan kendi vatandaşlarına, yıllar boyu aldırmaz bir tutum takındı. Patlamanın ardından ilk yardım için bölgeye gelen ekipler, yalnız askerliğe uygun
genç yaştakileri tedavi etmeye çalıştı, kadınlara, çocuklara ve yaşlılara bakmadılar bile. Dahası bu kişiler, uzun yıllar ne doğru
dürüst bir tedavi gördüler, ne bir tazminat alabildiler ne de bakımları pahalı olduğu için sosyal sigortaları yapıldı. Bu insanlara bekçilik dışında başka bir iş de verilmemişti. Atom turizmi D
ünyanın gördüğü ilk atom patlamasının gerçekleştirildiği nokta, bugün önemli bir turistik mekan haline getirilmiş. ABD'nin New Mexico Eyaleti'nde, Los Alamos ile Alamogordo
arasında kalan ve "Ground Zero"(Sıfır Noktası) denilen bu yerde, Trinity kod adlı ilk nükleer denemenin hatırasına, volkanik taştan yapılmış gösterişsiz bir anıt-taş dikilmiş.
Taşın üzerine "16 Temmuz 1945'de, Dünya'nın İlk Nükleer Silahının Patlatıldığı Yer" yazan bir levha asılmış. Japonlar ve en çok da Amerikalılar, düzenlenen turlarla burayı sık sık ziyaret ediyorlar.
Anıt-taş, ilk nükleer silahın patladığı yerin biraz ötesinde bulunuyor. Tam "sıfır" noktasını ise küçük, yeşil bitkiler süslüyor. "Ground Zero", ilk kez 1993'te ziyarete açılmış. Düzenlenen özel turlar ile bazen
3.000'den fazla insanın gezdiği, çöl ortasında, tel örgülerle çevrilmiş bu tarihî alan, askerî polisin sıkı kontrolünde. Ziyaretçilere hamburger ve nükleer çağı anlatan kitaplar satılıyor.
Hazırlanan broşürlerde, alandaki radyasyon seviyesinin, artık sağlığı te hdit edici oranda bulunmadığı anlatılıyor. Aileler dikilitaş önünde hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra, hemen yan tarafta bir treylerin
içinde sergilenen "Fat Man" isimli bombanın temsilî bir örneğini görebiliyorlar. Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan Little Boy ve Fat Man, yakınlardaki Albuquerque şehrinde bulunan
Kirkland Hava Üssü'ndeki Ulusal Atom Müzesi'nde de görülebilir. Ground Zero, tezat gibi ama Japon turistlerin de uğrak yeri. Turistlerden, Asahi Şimbun'da
çalışan Japon Gazeteci Takaşi Otsuka, "Amerikalıların Nagasaki'de neden ikinci bir bomba patlatmaya ihtiyaç duyduklarını" anlayamadığını belirttikten sonra, "Bu bütün Japonlar
için çok önemli bir soru" diyor. Japonların bilmedikleri şey, savaş sona ermemiş olsaydı; 1945'in Eylül'ü için 3, Aralık'ı
için 7, 1949'a kadar ise 200 atom bombasının daha hazır edilmiş olduğuydu. Nükleer denemelerin Amerikalı kurbanlarıTurist çeken bu yer için yapılan "düşük radyasyon" anonslarına rağmen bilimadamları, anıt-taş civarındaki bazı yerlerde yüksek radyasyon seviyeleri saptamışlar. Phil C.
Stuart'a göre, anıt-taşın kuzeyinde, halen yüksek radyasyon bulunuyor. Anıt-taş ile bombanın patlatıldığı "sıfır noktası" arasında gezen turistler, aslında yüksek radyasyonlu bir alandan geçiyorlar.
"Atom sırları"nın üretildiği bu bölgede atomun bir sır olarak saklanması, eski bir hükümet politikası sanki. 16 Temmuz 1945'deki "Trinity" kod adlı ilk nükleer denemeden sonra
yetkililer, civarda, irili ufaklı pek çok yerleşim biriminde yaşayan New Mexico ahalisine, "cephan
eliğin infilâk ettiğini" söylemişler. Zamanın vatansever duyguları, bu hikâyenin kabul edilebilirliğini kolaylaştırmış ve dışarıya "sır" verilmemiş.
Oysa "Trinity"den sonra bölgedeki radyasyon seviyesini ölçen, Manhattan Projesi'nin sağlık biriminde görevli Albay Stafford Warren, proje sorumlusu General Groves'a
sunduğu 21 Temmuz 1945 tarihli "Çok Gizli" raporunda, deneme bölgesinden 20 mil ötede, insan yerleşimlerinin bulunduğu bölgelerde, tehlikeli derecede yüksek radyasyon seviyesi saptandığını belirtiyor. Civardaki çiftliklerde ilk nükleer denemeye ilişkin hatırâlarını anlatan şahitler, "Sabahın
çok erken saatinde, âniden her yerin gün ortasından daha fazla parladığını ve dünyanın sonunun geldiğini sandıklarını" anlatıyorlar. Patlamanın olduğu saniyelerde
Albuquerque'in 30 kilometre doğusunda, 10.000 feet'te uçan Deniz Kuvvetleri'ne ait bir uçağı kullanan John R. Lugo, "Bulunduğu yerden 55 mil ötede büyük bir patlama
gördüğünü, sanki güneşin güneyden doğduğunu, büyük ateş topunun bütün kokpiti aydınlattığını" anlatıyor. Şahitlerden Helen Wrye ise civarda yaşayan hiç bir çiftçinin, o sırada radyasyon
önlemlerinden haberi olmadığına değindikten sonra, "İnsanlar o zaman hükümetten çekinmiyorlardı" diyor: "O zaman masumiyet çağıydı. İnsanlar hükümete güveniyordu.
Atom bombası diye bir şey işitmemiştik. Yaşamak için güzel zamanlardı¥ Haziran 2000 sayısında yayınlanan yazının bir bölümüdür |